Tekno-feodalizmin ötesinde: Dijital emperyalizme yönelik bir eleştiri

Tarih:

Dijital teknolojilerin güç kazanmasının etkisiyle kapitalizmin geçirdiği dönüşümleri nasıl ele almalıyız? Nikos Smyrnaios, bu yazıda tekno-feodalizm tartışmasına değinerek, “dijital emperyalizm” adını verdiği başka bir hipotez ortaya koyuyor. Yazısında bu kavramın temel boyutlarını ortaya koyuyor ve hem günümüzün egemenlik mantığını hem de direniş mantığını anlamak için kamusal alanın platformlaşmasının önemini vurguluyor.

Çağdaş kapitalizmin merkezi, yapısal eğilimlerin birbirini beslediği bir sistemik krizden geçmektedir. Ekonomik açıdan, gelişmiş kapitalist ülkeler 2008’den bu yana uzun vadeli bir durgunluk döneminden geçmektedir: zayıf büyüme, üretken yatırımlardaki kalıcı zayıflık, mütevazı verimlilik artışları, kredilerin şişmesi ve eşitsizliklerin artması. Bu durgunluk dönemi, paradoksal bir şekilde, yoğun bir dijital inovasyon süreciyle ve sermayenin yeni kesimlerinin yükselişiyle aynı zamana denk gelmektedir; bunların başında “Silikon Vadisi’nin yeni burjuvazisi” gelmektedir (Smyrnaios, 2022).

Siyasi açıdan, liberal demokrasiler derin bir istikrarsızlık döneminden geçmektedir; bu durumun en görünür ifadesi, aşırı sağcı siyasi güçlerin yükselişidir. Jeopolitik açıdan bakıldığında, dünya düzeni Çin’in güçlenmesi, serbest ticaretçiliğin gerilemesi ve uluslararası ilişkilerin yeniden militarizasyonu etkisiyle parçalanmaktadır. Bu dinamikler birbirinden bağımsız değildir. Bunlar, politik ekonomi eleştirisinin bütünlüğü ve çelişkileriyle birlikte kavramaya çalışması gereken bir bütün oluşturur.

Tekno-feodalist hipotez, tam da böyle bir bütünsel kavrayış sunmayı amaçlamaktadır. Bu hipotez, gerçekte gözlemlenen tipik olguları tespit eder: üretken yatırımların aleyhine rantçı mantığın güçlenmesi, eşi görülmemiş bir yoğunlaşmaya sahip dijital tekellerin oluşumu, ekonomik iktidar ile siyasi iktidar arasındaki bağların güçlenmesi. Ancak bu hipotezin birçok sınırlılığı da bulunmaktadır.

Bu makale alternatif bir çerçeve önermektedir: dijital emperyalizm kavramı; bu kavram, jeopolitik bir metafor olarak değil, tekno-feodalizm yaklaşımının çeşitli versiyonlarında ayrı ayrı ele aldığı ya da hiç ele almadığı beş boyutu bir araya getiren bir politik ekonomi kavramı olarak anlaşılmalıdır: sermayenin tekelci mantığı; sermayenin oligarşik yeniden yapılanması; devletin ve askeri-dijital kompleksin organik rolü; küresel ölçekte sermaye grupları arasındaki rekabet; ve siyasi egemenliğin kurucu bir boyutu olarak kamusal alanın platformlaşması (Smyrnaios, 2025a).

Bu öneri, Herbert Schiller’in 1960’ların sonlarından itibaren kültürel emperyalizm kavramı aracılığıyla formüle ettiği iletişim politik ekonomisiyle entelektüel bir bağ içinde yer almaktadır (Schiller, 1969, 1976). Schiller, bilgi ve kültür endüstrilerinin sadece ideolojik etkinin taşıyıcıları olmadığını, aksine ABD emperyalizminin ekonomik çekirdeği ve savaş sonrası dönemde küresel yayılmasının en önemli aracı olduğunu savunur.

Dijital emperyalizm hipotezi, Schiller’in tanımladığı olguların önemli ölçüde derinleştiği ve karmaşıklaştığı bir yapı içinde bu analitik çerçeveyi güncelleme girişimi niteliğindedir: jeopolitik çok kutuplulaşma; kültür endüstrileri ile teknoloji sektörünün neredeyse birleşmesi; ekonominin tüm katmanlarında dijital oligopolün varlığı ve askeri-sanayi kompleksine organik entegrasyon.
Bu kanıtlama üç aşamada ilerlemektedir. Öncelikle, tekno-feodalist hipotezi iki ana versiyonuyla birlikte kısaca inceliyor ve sınırlarını ortaya koyuyorum. Ardından, emperyalizm kavramına dayanan bir teorik çerçeve öneriyorum; bu kavram, kapitalizmin nihai aşaması olarak değil, tekrarlayan akut evreler yaşayan bir sistemin kurucu özelliği olarak yeniden ele alınıyor. Son olarak, kamusal alanın platformlaşmasının bu dijital emperyalizmin ikincil bir etkisi değil, merkezi bir boyutu olduğunu gösteriyorum.

Benim argümanım, yapay zeka ve dijital platformların artık iki açıdan emperyal güçten ayrılmaz hale geldiğidir: bir yandan, endüstriyel araçlar olarak kapitalist üretim biçimine entegre olup, bu biçimin verimliliğini (askeri verimlilik dahil) ve yoğunlaşmasını artırırken, aynı zamanda elitlerini yeniden şekillendirirler; diğer yandan ise kültürel üretim ve aracılık teknolojileri olarak, toplumsal temsillerin dolaştığı ve görüşlerin oluştuğu kamusal alanı yeniden yapılandırıyorlar.

Başka bir deyişle, dijitalleşme hem ekonomik temele hem de siyasi ve ideolojik üstyapıya aynı anda etki etmektedir. Güncel koşullar altında emperyalizmin kendine özgü özelliklerini kavrayabilmek için, “dijital” sıfatını emperyalizm kavramına eklemenin gerekçesi işte bu genel yapıdır.

I. Teknolojik-feodalist hipotez ve sınırları

Teknolojik-feodalizm kavramı, son birkaç yıldır dijital kapitalizmin dönüşümlerine ilişkin tartışmalarda dikkate değer bir yaygınlık kazanmıştır. Bu kavram, geniş çapta paylaşılan bir teşhise dayanmaktadır; ancak bundan çıkardığı yorum oldukça eleştirilmektedir ki bu da yine de kavramın keşifsel gücünü vurgulamaktadır. Bu teorileştirme çabasında iki versiyon öne çıkmaktadır: medyada geniş yer bulan Yanis Varoufakis’in (2023) versiyonu ve ekonomik açıdan daha titiz olan Cédric Durand’ın (2020) versiyonu.

Varoufakis’in versiyonu, kapitalizmin, bulut sahiplerinin “dijital serflerden” rant elde ettiği bir dijital feodal sistemle yer değiştirmiş olduğu fikrine dayanmaktadır. Bu tez, birbiriyle örtüşen itirazlara yol açmıştır. Örneğin Vrousalis (2025), bu tezin dijital bağlamda emek ve sömürü üzerine yazılmış literatürü tamamen göz ardı ettiğini vurgulamaktadır.

Dikkatin metalaşması, her ne kadar gerçek olsa da, Marksist anlamıyla değer üreten bir faaliyet değildir ve “dikkat hırsızlığı”, emek hırsızlığıyla eşdeğer tutulamaz. Ona göre, feodal kölelikle yapılan benzetme ayrıca tarihsel olarak temelsizdir: feodalizm, doğrudan zorlama yoluyla zorunlu işgücünün sömürülmesine dayanırken, “bulut sermayesi” kullanıcıları üzerinde bu türden hiçbir fiziksel baskı uygulamamaktadır.

Broca (2017) bu noktayı felsefi açıdan netleştirir: Bir internet kullanıcısı Google’da arama yaptığında amacı bilgi elde etmektir, platform için veri üretmek değildir. Üretilen veriler, bu faaliyetin kasıtsız bir yan etkisinden ibarettir ve Marx’tan bu yana emek kavramı, basit veri üretiminin karşılamadığı bilinçli bir niyet boyutunu içermektedir.

Bireysel ve toplumsal dijital kullanımların ne ölçüde bir sömürü biçimi oluşturduğu ya da oluşturmadığı ve bunun hangi kriterlere göre değerlendirildiği sorusu, dijital emek tartışması çerçevesinde hâlâ gündemde ve yoğun bir şekilde tartışılmaktadır (Casilli, 2019). Bununla birlikte kesin olan şey, feodal çerçevenin bu konuyu doğru bir şekilde ele almaya elverişli olmadığıdır; zira bu çerçeve, ayrı analizler gerektiren heterojen gerçeklikleri “serf” figürü altında toplar.

Durand’ın yaklaşımı, Varoufakis’inkinden teorik olarak daha sağlam ve analitik olarak daha ciddidir. Dijital dünyayı, ekonominin üretken amaçların aleyhine rant elde etmeyi önceliklendirdiği bir gerileme süreci olarak ele alır. Ancak bu yaklaşım da eleştirilerden kaçınamamıştır.

Lebayle ve Pinsard (2021), dijital gelirlerin sistematik olarak toprak rantıyla özdeşleştirilmesini çürütmektedir: kapitalizmde rant, feodalizmde olduğu gibi doğrudan bir sömürü ilişkisi değil, artı değerden türetilen bir gelirdir ve bu gelirin devamlılığı, giriş engellerini korumak için sürekli yeniden yatırımları gerektirir. Üretimden yaygın bir çekilme fikri, kârların genel olarak eşitlenmesinden kaçınmaya çalışan klasik kapitalistler gibi hareket eden teknoloji devlerinin faaliyetleriyle çelişmektedir.

Morozov (2022, 2025) bu itirazı pekiştirir: Teknoloji şirketlerinin araştırma ve geliştirmeye yaptığı devasa yatırımlar, tembel bir rantçı beyin mantığının tam tersidir. Bu sermayeler sadece bir haraç toplamayı değil, devasa fiziksel altyapılar ve bilgiye dayalı üretici güçler inşa etmeyi amaçlamaktadır. Harribey (2025), veri ve üretken yapay zekanın kullanımının birçok sektörün verimliliğini artırdığını, malların dolaşımını hızlandırdığını ve genel üretkenliği teşvik ettiğini doğrulamaktadır; bu da kapitalist kâr mantığına hâlâ bağlı olduğumuzu teyit etmektedir.

Durand (2022, 2025) ise üretim ilişkilerinde nitel bir dönüşüm olduğunu vurgulayarak bu eleştirilere yanıt vermektedir. Morozov’un teknolojik yatırımların canlılığı konusundaki itirazına karşılık, Durand mikroekonomik bir önyargıyı eleştirmektedir. Ona göre, makroekonomik düzeyde, Büyük Teknoloji şirketlerinin dönemi, net yatırımların çöküşü ve işgücü verimliliğindeki sürekli düşüşle karakterize edilmektedir. Örneğin, üretken yapay zeka (AI) alanındaki baş döndürücü yatırım rakamları, küresel büyümenin itici güçleri değil, diğer sektörlerdeki kâr beklentilerini baltalayan yağmacı güçleri beslemektedir.

Durand, Varoufakis’in aksine, tekno-feodalizmin kapitalizmin tamamen yeni bir aşaması olduğunu iddia etmiyor; daha ziyade, dijital oligopolün hakim olduğu ve bağımlılık ile kontrol üzerine kurulu bir sistemi ortaya çıkaran yeni bir makroekonomik dinamik olduğunu savunuyor. Bu kavramsal ihtiyatlılık, onun lehine bir unsurdur.

Dijital rantın tam olarak ne olduğu sorusu ise hâlâ açık kalmaktadır. Durand, verilerin geleneksel mallar değil, kontrol araçları olduğu için bunu bir feodal vergi ya da yol geçiş ücreti benzeri bir haraç olarak ele almayı önermektedir. Lebayle ve Pinsard başta olmak üzere eleştirmenleri ise, bunun sürekli yeniden yatırım gerektiren geçici tekellerden elde edilen kârlar olduğunu savunmaktadır. Buradaki tartışma, tekel rantının doğası, devamlılık koşulları ve artı değerle ilişkisi gibi politik ekonomi meseleleri üzerine odaklanmaktadır; bu meselelerin kesin çözümü ise bu makalenin kapsamını aşmaktadır.

Bununla birlikte, IAG’ye yapılan yatırımların boyutu, maddi ihtiyaçları (enerji, su, nadir toprak elementleri vb.) ve bilgi teknolojisi geliştirme gibi sektörlerde sağladığı verimlilik artışlarına ilişkin son ampirik veriler (Cui ve ark. 2026), bu özel noktada eleştirmenleri haklı çıkarıyor gibi görünmektedir.

Daha da özgün olan ise, Durand’ın “gerileyen sosyalleşme” olarak adlandırdığı konuya ilişkin argümanıdır. Ernest Mandel’in çalışmalarına dayanarak, mevcut dinamikte emeğin artan sosyalleşmesinin, bireyi özgürleştirmek yerine tam bir altta bırakmaya yol açtığını göstermektedir. Dijital varlıklar ve kullanıcıları birbirinden ayrılmaz hale gelir; bu da hareketliliği engelleyen ve aktörleri kapalı alanlara hapseden yeni bir üretim faktörleri birleşimi yaratır. Bu birleşme, klasik piyasa rekabet mantığını bozacak ve yatırımı üretici güçlerin gelişimi yerine entelektüel tekelleşmeye yönlendirecektir.

Dijital sosyalleşmenin gerilemeci etkilerine ilişkin bu teşhis sezgisel olarak doğru görünse de, iki belirsiz argümana dayanmaktadır.

Bir yandan, dijital oligopol bazı durumlarda fikri mülkiyeti kullanarak pazarlara giriş engelleri oluşturmaktadır (burada Apple veya Microsoft akla gelmektedir), oysa diğer durumlarda açık kaynak mantığını benimsiyor, hatta kültürel endüstrilerin fikri mülkiyet haklarını sistematik ve kitlesel olarak ihlal ediyor; örneğin büyük dil modellerini eğitmek için (Jacobsen, 2025). Sonuç olarak, söz konusu hedef ve çıkarlara göre asimetrik bir entelektüel tekelleştirme stratejisi uygulanıyor.

Öte yandan, daha önce bahsedilen Morozov da dahil olmak üzere birçok eleştirmen, “kullanıcı” gibi çok genel bir kavramın sosyolojik derinlikten yoksun olduğunu ve gerçekte var olan işçileri gizlediğini haklı olarak hatırlatmaktadır: gülünç derecede düşük ücretler karşılığında psikolojik travmalara maruz kalan içerik denetçileri, sürekli algoritmik gözetim altındaki teslimatçılar, sömürü koşulları tamamen endüstriyel kapitalizme ait olan yarı iletken fabrikalarındaki işçiler.

Devlet meselesine gelince, Durand, dijital sermayenin lehine bir “siyasetin parçalanması” gözlemlemektedir. Ona göre, Elon Musk veya Palantir ekiplerinin idari ve askeri işlevlere girmesi, özel sektörün kamu planlama kapasitelerini emdiği bir birleşmenin kanıtıdır. Gözlem doğrudur, ancak yorum tartışmalıdır. Olanların devletin teknolojiye tabi kılınması değil, ikisi arasında organik bir entegrasyon olduğu da gayet iyi savunulabilir.

Bu durumda söz konusu olan, dijital sermayenin artık onu kolonileştiren dışsal bir aktör değil, kurucu bir bileşeni haline geldiği ABD askeri-sanayi kompleksinin yeniden yapılandırılmasıdır. Nitekim Pentagon, ABD’nin emperyal çıkarlarına hizmet edecek bir teknolojik ekosistem kurmak amacıyla, Silikon Vadisi’ni başlangıcından beri büyük ölçüde finanse etmektedir (Smyrnaios, 2025b). Öte yandan, Çin paradigmasının dikkate alınması, boyun eğenin devletin kendisi olmadığını göstermektedir: Devlet ve oligopoliler, feodal teorinin tam da görünmez kıldığı organik bir ilişki içinde birlikte inşa edilmişlerdir.

Ancak bu makalenin önerisiyle ilgili olarak tekno-feodalizmin en temel sınırlaması farklı bir niteliktedir. Bu sınırlama, analitik çerçevede siyasi sorunun ve üst yapının yokluğundan kaynaklanmaktadır. Tekno-feodalizm, dijital kapitalizme dair bir iktisadi teoridir ve belki de en belirleyici boyutlarından biri olan, üretim tarzındaki dönüşümler ile kamusal alanın merkezi bir bileşeni olduğu siyaset alanı arasındaki diyalektik ilişkiyi göz ardı eder.

İLGİLİ YAZI :  Umutlu Olmak Boş Bir Hayalcilik Değil, Bir Stratejidir!

Oysa tam da burada çağımızın büyük çelişkisi yatmaktadır. Dijital platformların ve IAG’nin sahipleri, askeri-dijital-endüstriyel komplekse entegre olurken ve siyaset alanının tamamını destekleyen altyapıları – iletişim, bilgi, eğitim, toplumsal müzakere – kontrol ederken, yeni bir üretim biçiminin sınırlarını çizmektedirler.

Bu yapı, bir yandan birikim mantığıyla ekonominin tamamını yeniden yapılandıran üretim sistemlerini, diğer yandan medya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir güce sahip ideolojik egemenlik mekanizmalarını ve aynı zamanda bu altyapıları kullanarak egemen düzene karşı çıkan karşı-kamusal alanlar için direniş mekanlarını aynı anda ortaya çıkarmaktadır.

Kamusal alanın platformlaşması, ekonomik analiz tamamlandıktan sonra bu analize eklenebilecek ikincil bir olgu değildir. Aksine, dijital emperyalizmin mantığının ayrılmaz bir parçasıdır ve bu mantık, platformlaşma olgusu olmadan anlaşılamaz. Dijital emperyalizm kavramı, politik ekonomi, askeri-dijital kompleks ve kamusal alanın dönüşümü arasındaki bu bağlantıyı kavramamızı sağlar.

II. Dijital emperyalizmin kendine özgü yaklaşımı

Dijital emperyalizm, birbirine yakın analitik alanları işgal eden ve benzer hedefler güden kavramsallaştırmalar çerçevesine yer almaktadır. Bu nedenle, dijital emperyalizmi bu kavramlarla karşılaştırmalı olarak ele almak gerekir. Kwet (2021) tarafından bağımlılık teorileri geleneği çerçevesinde önerilen “dijital sömürgecilik” kavramı, büyük ABD şirketlerinin dijital ekosistemin üç temel unsuru olan donanım, yazılım ve ağlar üzerindeki kontrolü aracılığıyla Küresel Güney ülkeleri üzerinde uyguladıkları yapısal egemenliği ifade eder.

Bu yaklaşımın, dijital ekonomide Merkez ile Çevre arasındaki temel asimetriyi ortaya koyma ve sömürü mekanizmalarını (Güney ülkelerindeki moderasyon ve etiketleme işlerinin sömürülmesi, verilerin ele geçirilmesi, denizaltı kablo altyapıları üzerindeki hakimiyet) belgeleme açısından bir değeri vardır. Ancak bu yaklaşım bir sınırla karşı karşıya kalır: Analizi Kuzey/Güney ilişkisine odaklayarak, ne Merkez’deki toplumsal oluşumlar içindeki dijital emperyalizmin egemenliğini ne de Güney/Güney ölçeğindeki egemenliği düşünmeye imkân tanır.

Fransa, Almanya veya Birleşik Krallık, Kwet’in tanımladığı anlamda dijital koloniler değildir. Oysa bu ülkeler, medyanın ABD’li platformların algoritmalarına bağımlılığı ya da devletin egemenlik işlevlerinin ABD’li özel aktörlere giderek daha fazla devredilmesi gibi olguları tam anlamıyla yaşamaktadır. Öte yandan, Çin’in siyasi ve ekonomik düzeydeki artan etkisi, dijital bir genişlemeyle birlikte gelmektedir: Baidu, Tencent veya Ali Baba gibi gruplar, Güneydoğu Asya’da (Malezya, Tayland veya Singapur), Afrika’da (özellikle Nijerya ve Kenya’da) ve Latin Amerika’da (Brezilya ve Meksika gibi) oldukça yaygın; bu bölgelerde Çinli eğlence ve e-ticaret platformları giderek artan bir başarı elde ediyor.

Kuzey Amerika ve Avrupa’da ise TikTok, Temu ve Shine, artan siyasi ve düzenleyici kısıtlamalara tabi olmakla birlikte oldukça yaygın olarak kullanılmaktadır. TikTok’un ABD’deki iştirakinin, Trump’ın müttefiki olan ve grubu hem bilişim ve yapay zeka (Oracle) hem de kültür endüstrisi ve medya (CBS, CNN, Paramount, HBO ve artık Warner Bros ile CNN) faaliyet gösteren bir grup olan Trump’ın müttefiki Larry Ellison tarafından devralınması bunun bir örneğidir. Son olarak, DeepSeek gibi Çinli aktörler de IAG teknolojilerinin ön saflarında yer almakta ve açık kaynak kodlu modelleri tercih etmektedirler.

Couldry ve Mejias (2022), “veri sömürgeciliği” kavramı aracılığıyla, sömürgecilik kavramını veriler biçiminde tüm insan yaşamının ele geçirilmesine genişleterek bu coğrafi sınırı aşmaya çalışmaktadır. Onların tezi, “veri ilişkilerinin” çağdaş kapitalist egemenliğin merkezi vektörü olarak iş ilişkilerinin yerini aldığı yönündedir.

Bu önerinin, geniş çapta benimsenen ve yorumlanan keşifsel gücüne rağmen, Yasaei (2025) bu konuda bana göre belirleyici bir eleştiri getiriyor: Sömürünün özü olarak emeğin yerine verileri ikame ederek, Couldry ve Mejias, kapitalist egemenlik ilişkilerinin “ortak toplumsal özünü” oluşturanın veri-meta değil emek olduğu şeklindeki Marksist değer teorisinin temelinden kopuyorlar. Analizin merkezinden emeği dışlayarak, tam da kınamayı amaçladıkları sömürü ilişkilerini görünmez kılıyorlar. Yasaei, bu çerçevenin tarihsel kapitalizme ilişkin herhangi bir dönemlendirme önermediğini ekler: uzun vadeli bir birikim dinamiğine yerleştirmeden günümüzün bir konfigürasyonunu betimler; bu da onu her türlü öngörü değerinden ve stratejik temelden mahrum bırakır.

Coelho (2023)’nun özellikle kapsamlı bir incelemesini sunduğu dijital jeopolitik, denizaltı kabloları, veri merkezleri, uydular ve teknik standartlar gibi küresel dijital altyapıların kontrolü konusunda devletler ile çokuluslu şirketler arasındaki güç ilişkilerine odaklanmaktadır. Coelho’nun “teknik ele geçirme” ve Avrupa’daki ve dünyanın diğer yerlerindeki kamu idarelerinin ABD’li özel aktörlere karşı artan bağımlılığına ilişkin açıklaması, kendi argümanımızın birçok yönünü ampirik olarak desteklemektedir. Ancak onun çerçevesi jeopolitik kalmaktadır: Aktörleri ve aralarındaki güç ilişkilerini analiz ederken, bunları üreten kapitalist birikim mantığını, bunun altında yatan sınıf ilişkilerini ya da iletişimsel mesele haline gelen kamusal alan boyutunu ele almamaktadır. Bu, yapılandırmanın kesin bir tablosudur, ancak dinamiklerine dair bir teori eksiktir.

Son olarak, özellikle Dal Yong Jin (2015) tarafından Schiller’in izinden giderek ortaya atılan ve Yasaei (2025) tarafından bilişsel kapitalizm perspektifinden daha gelişmiş bir biçimde ele alınan “platform emperyalizmi” kavramı, benim önerdiğim yaklaşıma en yakın olanıdır. Jin, ABD’li platformların egemenliğini analiz etmek için emperyalist çerçeveyi erken bir aşamada yeniden gündeme getirerek doğru bir tespit yapmaktadır. Ancak onun analizi, ne bir sınıf teorisiyle ne de kapitalizmin dönemlendirilmesiyle gerçek bir bağlantı kurmadan ve kamusal alan boyutunu ele almadan, biçimsel bir düzeyde kalmaktadır. Yasaei, platform emperyalizmi fikrini kapitalizmin uzun tarihine doğru bir şekilde yerleştirir, ancak bunu bir başka “en üst aşama” biçimi haline getirerek, bir nevi Leninist vizyonun teleolojik mantığını yeniden üretir.

Oysa benim burada ele aldığım emperyalizm, son aşama olarak değil, belirli birikim krizleriyle bağlantılı, tekrarlayan şiddetli aşamalar geçiren kapitalizmin kurucu bir özelliği olarak düşünülmektedir. Bu bakımdan Yasaei’nin önerdiği dönemlendirme yine de yararlıdır. Winseck’ten (2017) ödünç alınan yapılandırıcı benzetme şöyledir: Tıpkı 1873 krizi ve onu izleyen uzun süreli bunalımın, tekelci yoğunlaşma, banka-sanayi birleşmesi ve devletler arası rekabet ile karakterize edilen endüstriyel kapitalizmin emperyalist aşamasının öncüsü olması gibi, 2000-2001 dot-com krizi de dijital kapitalizmin emperyalist aşamasının öncüsü olmuştur; 2008 krizi, merkez bankaları tarafından enjekte edilen muazzam likidite sayesinde dijital şirketlerin borsa değerlemelerini daha önce görülmemiş zirvelere çıkararak bu aşamanın kesin başlangıcını işaret etmiştir.

Son bir konuma değinmek gerekiyor: bu fenomenin ABD’ye özgü yönüyle ilgili olan. Lehdonvirta (2022), ABD’li büyük teknoloji şirketlerinin gücünü tarihsel imparatorluklarla karşılaştırarak sosyo-ekonomik bir analiz sunuyor. Lehdonvirta, Amazon, Google veya Apple’ın, toprak fethi yoluyla değil, küresel dijital altyapıları kontrol ederek sömürge imparatorluklarınınkine benzer bir hakimiyet biçimi uyguladıkları fikrini savunmaktadır.

Bu “bulut imparatorlukları”, altyapıları, erişim kurallarını ve değer dağılımını kontrol ederek tüm ekonomik alanları (çevrimiçi ticaret, uygulamalar, veriler) düzenlemekte ve yönetmektedir. Bradford (2023), liberal-kurumsal bir bakış açısıyla, Silikon Vadisi devlerinin tam da ABD devletinin onlara kısıtlamalar getirmeme yönünde siyasi bir tercih yapması nedeniyle gerçek anlamda “dijital imparatorluklar” haline geldiğini belirterek bu gerçeği doğrulamaktadır. Marksist politik ekonomi, bunu neoliberal çerçevede dijital sermaye ile emperyal devlet arasındaki yapısal ittifakın organik bir ifadesi olarak yorumlamaktadır.

Bununla birlikte Mirrlees (2024), Çin’in – yukarıda da belirtildiği gibi – beş yıllık planlar, dijital Kuşak ve Yol Girişimi, devlet sübvansiyonları, ticari diplomasi ve fikri mülkiyetin korunması gibi, ABD’ninkine benzer araçları kullanarak iletişim endüstrilerini Küresel Güney’de belirli bir etkinlikle uluslararası hale getirdiğini göstermektedir.

Bu durum, dijital emperyalizmin geç kapitalizmin yapısal bir mantığı olduğunu ve belirli bir imparatorluğa özgü bir özellik olmadığını teyit etmektedir. Bununla birlikte, ABD bugün hâlâ dünya çapında baskın emperyal ve dijital güç olmaya devam etmekte; ancak Çin ile derin bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde bulunmakta ve bu durum, paradoksal bir şekilde, iki ülke arasındaki çatışmanın daha da keskinleşmesine yol açmaktadır (Bürbaumer, 2024).

III. Dijital emperyalizmin kurucu boyutları

Benim ortaya koyduğum dijital emperyalizm kavramı, daha önce bahsedilen tüm yaklaşımlardan, beş kurucu boyutu tutarlı bir çerçeve içinde bir araya getirmesi bakımından ayrılır: sermayenin tekelci mantığı; egemenliğin çekirdeği olarak askeri-dijital kompleks; sistemik bir dinamik olarak imparatorluklar arası rekabetler; ve siyasi bir biçim olarak oligarşik yeniden yapılanma. Son bölümde ele alacağım kamusal alanın platformlaşması, bu bütünün beşinci iletişimsel boyutunu oluşturmaktadır.

Emperyalizmin ilk “klasik” boyutu, sermayenin yoğunlaşmasıdır. Mevcut aşamada bu süreç, tarihte eşi benzeri görülmemiş niteliksel ve niceliksel bir derinleşme yaşamaktadır. Louçã ve Machado (2026), dijital devleri, Marx’ın 19. yüzyılda tespit ettiği ve Lenin’in 20. yüzyılın başında emperyalist biçimini teorileştirdiği sermayenin yüzyıllık yoğunlaşma ve merkezileşme sürecine açıkça dahil etmektedir. Haklı olarak da belirttiği gibi, Marx’ın öngördüğü şey ölçek olarak değişmiştir.

2026 yılının ilk aylarında, ABD’nin önde gelen teknoloji şirketleri olan Apple, Alphabet (Google), Microsoft, Nvidia, Amazon, Meta ve Tesla’nın toplam piyasa değeri 20.000 milyar doları aştı. Böylesine sınırlı bir şirket grubu için tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş olan bu toplam değerleme seviyesi, dünyanın en büyük ekonomik güçleriyle karşılaştırılabilir nitelikte olup, ABD’nin gayri safi yurtiçi hasılasına yakın ve Avrupa Birliği’ninkinden daha yüksek bir seviyededir.

Finansal açıdan bakıldığında, bu şirketler grubu büyük ABD borsa endekslerinde baskın bir paya sahip olup, S&P 500’ün piyasa değerinin %30’unu ve Nasdaq’ın piyasa değerinin yaklaşık %60’ını aşmaktadır; bu da sermaye piyasalarındaki yapısal ağırlıklarını göstermektedir. Sektörel açıdan bakıldığında, bu toplam piyasa değeri, Batı’da borsaya kote edilmiş petrol endüstrisi veya Avrupa bankacılık sektörü gibi birçok geleneksel ekonomik sektörün toplam değerini aşmakta ve geniş kapsamlı ekonomik altyapı kümelerinin değeriyle karşılaştırılabilir düzeydedir.

Bu çarpıcı büyümenin ardındaki strateji, yaklaşık on yıldır ampirik olarak ayrıntılı bir şekilde belgelenmiştir (Smyrnaios, 2017). Bu strateji, iki dinamik etrafında şekillenmektedir: bir yandan, dikey entegrasyon bu firmaların, fiziksel altyapılar (veri merkezleri, ağlar), erişim ekipmanları ve işletim sistemleri gibi temel yazılım katmanlarından oluşan dijital değer zincirinin tamamını kontrol etmelerine olanak tanır; diğer yandan, yatay çeşitlendirme, kullanıcı için benzer işlevler sağlayan ikame edilebilir hizmetleri bir araya getirmeyi içerir; örneğin iletişim ile bilgi ve içeriğe erişim gibi.

Örnek olarak, arama motorları sektöründe Google, Çin gibi birkaç önemli istisna dışında (ikincil olarak Rusya ve İran da dahil olmak üzere) yaklaşık yirmi yıldır dünya pazarının %90’ını kontrol etmektedir. Sosyal medya ve anlık mesajlaşma sektöründe ise Meta, dünya çapında en popüler hizmetlerin büyük çoğunluğunu kontrol etmektedir. Bulut sektöründe ise e-ticaretin lideri Amazon, tek başına dünya pazarının üçte birine sahip; onu Microsoft Azure ve Google Cloud izliyor. Böylece, dünya ekonomisi için kritik hale gelen bu altyapının üçte ikisi üç şirketin elinde yoğunlaşıyor. Microsoft ve Google, dünyanın en büyük donanım satıcısı olan Apple ile birlikte, akıllı telefonlar ve bilgisayarlar için işletim sistemleri dünya pazarının %90’ından fazlasını elinde tutuyor.

AIG’nin ortaya çıkışı, bu yoğunlaşmayı güçlü bir şekilde hızlandırmaktadır. Sofistike dil modellerinin geliştirilmesi, hesaplama altyapısına devasa yatırımlar ve veri havuzlarına sınırsız erişim gerektirmektedir. Bu bağlamda, Google, Meta, Amazon, Apple ve Microsoft ile seçici ittifaklar kuran Nvidia, OpenAI, xAI ve Anthropic’in güç kazandığı gözlemlenmektedir.

Bu stratejik sektöre, Jeff Bezos (Blue Origin) ve Elon Musk (SpaceX)’ın önemli konumlarda bulunduğu uzay sektörü de eklenmelidir. Musk’ın xAI ve SpaceX’i birleştirerek yörüngede veri merkezleri inşa etme projesi, 1.500 milyar doların üzerinde bir değere sahiptir. Silikon Vadisi’ndeki oligopolistik aktörler, faaliyetlerini sağlık, enerji, ulaşım, robotik, savunma gibi diğer alanlara da genişletiyor. Bu şirketlerin, vazgeçilmezlik ve her yerde bulunma özellikleriyle karakterize edilen küresel ekonomi altyapılarına dönüşmesi, bu yoğunlaşma dinamiğinin sonucudur.

İLGİLİ YAZI :  Trump dünyada aşırı sağı nasıl güçlendiriyor?

Dijital emperyalizmin ikinci boyutu, Büyük Teknoloji şirketlerinin sadece devletlerle rekabet halinde ya da simbiyoz içinde olan devasa, salt ekonomik varlıklar olmamasıdır. Büyük dijital şirketler ile ABD’nin askeri-güvenlik aygıtı arasındaki entegrasyon tesadüfi, konjonktürel ya da sadece işlevsel değildir; Serfati’nin (2026) bu terimi kullandığı anlamıyla organiktir. Ona göre Askeri-Sanayi Sistemleri, siyaset ve ekonominin kesişim noktasında konumlanmış, dijital sermayenin artık vazgeçilmez bir bileşeni haline geldiği kendine özgü kurumlardır. Serfati, bunu yapay zeka, büyük veri ve yapay zeka (IAG) alanlarına yapılan muazzam yatırımlarla yeniden canlanan çağdaş kapitalizmin “totaliter çekirdeği” olarak tanımlamaktadır.

Bu entegrasyon yeni bir olgu değildir: Mirrlees’in (2015) Schiller’in düşünce geleneği çerçevesinde belgelediği gibi, uzun bir geçmişe sahiptir. 1960’lı yıllardan itibaren Askeri-Sanayi-İletişim Kompleksi (MICC), ABD’li iletişim şirketlerini Savunma Bakanlığı’na bağlamış; Bakanlık, bu şirketlerin araştırma ve geliştirme faaliyetlerini sübvanse ederken, üretimlerine de önemli bir kapalı pazar sağlamıştı. Mirrlees, başka bir çalışmasında (2017), Pentagon’un Hollywood yapımlarına sağladığı şartlı destek mekanizması aracılığıyla nasıl bir “kültür politikası ajansı” olarak işlediğini ve bu desteğin propaganda olarak algılanmasına izin vermeden medya anlatılarını militarist dünya görüşü lehine yönlendirdiğini göstermektedir.

Broca’ya (2026) göre, “Pax Silica” bu mantığın güncel bir yansımasıdır: Amazon ile CIA, Microsoft ile Pentagon, Google ile NSA arasındaki sözleşmeler ya da on yedi istihbarat ajansı adına beş şirketten oluşan bir konsorsiyuma verilen on milyarlarca dolarlık bir bulut hizmeti sözleşmesi, ABD dijital kapitalizminin temelinde her zaman var olan bu iç içe geçmişliğin günümüzdeki tezahürleridir. Palantir’in CEO’su Alex Karp’ın doktrini ise dijital emperyalizmin ilkelerini acımasızca ortaya koyuyor:

“Silikon Vadisi’nin seçkin mühendislerinin ulusun savunmasına katkıda bulunma görevi vardır (…) Özgür ve demokratik toplumların galip gelmesi için, basit bir ahlaki çağrıdan daha fazlası gerekir. Ham güç gerekir ve bu yüzyılda bu güç yazılımlar üzerine dayanacaktır (…) Bir caydırıcılık dönemi, yani atom çağı, sona ermek üzeredir ve yapay zekaya dayalı yeni bir caydırıcılık dönemi başlamak üzeredir” (Karp, Zaminska, 2025).

Şubat 2026’da İran’a karşı başlatılan savaş, dijital oligopol ile ABD askeri aygıtı arasındaki organik entegrasyonu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Epic Fury operasyonu, birçok gözlemci tarafından yapay zekanın büyük ölçüde desteklediği ilk büyük çaplı askeri saldırı olarak nitelendirilmiştir.

Palantir’in Maven Smart System’i (piyasa değeri, kısmen devam eden çatışmaların da etkisiyle 2026’nın ilk çeyreğinde 360 milyar dolara ulaştı) birkaç saat içinde yüzlerce hedefi tespit etmeyi, coğrafi konumlarını belirlemeyi ve öncelik sırasına koymayı mümkün kıldı; bu benzeri görülmemiş hız, uydu verileri, gözetleme görüntüleri ve insan kaynaklı istihbaratın algoritmik olarak toplu işlenmesi sayesinde mümkün oldu.

Anthropic’in Claude modeli, stratejik analizi kolaylaştırmak ve hedefleme sisteminin farklı katmanları arasındaki etkileşimi desteklemek amacıyla bu sistemlere entegre edildi. SpaceX’in Starshield uzay iletişim altyapısı, otonom insansız hava araçları, yerdeki sensörler ve komuta merkezleri arasında gerçek zamanlı veri aktarımını sağladı.

Bu hem muazzam hem de son derece sofistike teknolojik konuşlandırma, ABD ve İsrail bombardımanlarında hayatını kaybeden binlerce sivil kurbanın ölümünü engelleyemedi. Bununla birlikte, bu olay, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan ve ardından İsrail ordusu tarafından Gazze’nin yıkılmasıyla devam eden bir sürecin parçasıdır. Bu durum, dijital şirketlerin artık savaş çabalarına dışarıdan hizmet etmediklerini, aksine en acil operasyonel boyutunda savaşın sinir sistemini oluşturduklarını göstermektedir.

Dijital emperyalizmin çerçevesi, üçüncü bir boyutu da içermektedir: Dijital ekonominin kaynakları ve pazarları üzerinde kontrol sağlamak için kapitalist güçler arasında yaşanan rekabet dinamikleri. Louçã ve Machado (2026), kârlılığın düşmesinin emperyalistler arası rekabeti şiddetlendirdiğini ve Trump yönetiminin uyguladığı gümrük vergilerinin (tüm dolambaçlı yönlerine rağmen) 1990’larda başlayan neoliberal küreselleşme rejiminin sonunu simgelediğini vurgulamaktadır. Bürbaumer’e (2024) göre, uluslararası duruma ilişkin bu yorum, Çin-ABD arasındaki ticari ve teknolojik çatışmayı, yeniden rayına oturan küreselleşmenin bir geçici aksaklığı olarak değil, kapitalist bloklar arasındaki yapısal bir çelişkinin ifadesi olarak kavramamızı sağlar.

ABD ile Çin arasındaki yarı iletken savaşı, nadir toprak elementleri etrafındaki çatışmalar, AB içindeki Huawei’ye yönelik kısıtlamalar, TikTok’un ABD’deki iştirakinin zorla satışı, yapay zeka alanındaki insan kaynakları ve büyük dil modellerinin eğitim verileri için rekabet, dijital alanda yaşanan bu imparatorluklar arası rekabetin tezahürleridir.

Bradford (2023), Marksist yorumlarla olgular açısından örtüşen liberal bir bakış açısıyla bu konunun analitik bir haritasını sunarak üç dijital yönetişim modelini ayırt etmektedir: ABD’nin “piyasa odaklı”, Çin’in “devlet odaklı” ve Avrupa’nın “haklar odaklı” modelleri; bunlar aslında aynı dijital kapitalizmin üç farklı konfigürasyonunu oluşturmakta ve küresel ekonominin normlarını, standartlarını ve oyun kurallarını belirlemek için rekabet halindedir.

Mirrlees (2024), Çin’in bu alandaki güçlenmesinin, emperyal mantığın kendisine bir alternatif olarak değil, ABD’ninkine benzer araçlar kullanan kendine özgü bir dijital ve medya emperyalizminin ortaya çıkışı olarak analiz edilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Şekillenmekte olan çok kutuplu dünya, post-emperyal bir dünya değil, emperyal güçler arası rekabetin arttığı bir dünyadır.

Dijital emperyalizmin dördüncü boyutu, ekonomik dönüşümleri siyasi biçimlerle en doğrudan ilişkilendiren boyuttur. Louçã ve Machado (2026), “iki başlı oligarşi”nin (kurumsal varlık yöneticileri ve tekno-oligarşiler) ortaya çıkışını, 2008 sonrası sınıf yapısının en önemli yeniliği olarak tanımlamaktadır.

Farklı sektörlerde ortaya çıkan ancak yalnızca tekel konumlarının sağladığı olağanüstü getirilere olan ortak bağımlılıkları ile birleşen burjuvazinin bu iki kesimi, sistemik eğilimlerde birleşmektedir:

  • Rantçılık, yani tekel konumlarının ekonominin geneline yayılması;
  • Ticarileştirmenin totalleştirilmesi, yani piyasa mantığının daha önce kapitalist değerlemeden muaf tutulan insan varoluş alanlarına yayılması;
  • Oligarşileşme, yani oligarşik çıkarlarla doğrudan bağlantılı siyasi aygıtların oluşturulması;
  • Ve birikim çelişkilerinin dışsal çözüm biçimi olarak savaş.

Fuchs (2026), bu yapılandırmayı “otoriter dijital kapitalizm” terimiyle teorileştirir; ona göre bu kavramın faşizmle arasındaki sınır geçirgendir ve giderek daha fazla aşılmaktadır. Fuchs’un belirlediği dijital faşizmin unsurları arasındaki ayrım (otoriter kişilikten milliyetçiliğe, propagandadan dijital milislere kadar) dijital oligarşinin siyasi dönüşümünü konjonktürel bir tesadüf olarak değil, yapısal bir özellik olarak kavramamızı sağlar: Kişisel verilere sınırsız erişime dayanan ekonomik model, liberal demokrasilerin resmi temelini oluşturan ifade özgürlüğü, mahremiyet ve demokratik egemenlik ilkeleriyle nesnel bir çelişkiye giriyor. Bu ilkelerin kademeli olarak ortadan kaldırılması, dijital egemenliğin bir yan etkisi değil, kamusal alanın günümüzdeki dönüşümüyle bağlantılı olarak uzun vadede bu egemenliğin var olabilmesi için gerekli koşuldur.

IV. Kamusal Alanın Platformlaşması

Siyaset felsefesinde kamusal alan, devlet ile toplum arasında ve toplumun kendi içindeki çok sayıda grup ve örgüt arasında iletişim ve arabuluculuk alanı olarak tanımlanır (Habermas, 1978). Kamusal alanın en önemli bileşenlerinden biri, çok sayıda aktör tarafından ortaya konan çok çeşitli kamusal söylemlerin ifade edildiği kültür ve medya endüstrileridir. Bunun amacı, kamuoyu nezdinde görünür ve etkili olmaktır. Kamu alanının somut işleyişi, bu şekilde fikirlerin oluşumuna, seçimler gibi kurumsallaşmış müzakere süreçlerine ve daha temel olarak da toplumsal temsillere etki eder.

Materyalist bir bakış açısıyla, tarih boyunca söylemlerin, fikirlerin ve görüşlerin dolaştığı sembolik ve maddi alanın geçirdiği dönüşümler ile politik ekonomi arasında diyalektik bir ilişki vardır (Negt, 2007). Çünkü modernitenin kamusal alanı, kapitalizmle özdeştir ve dolayısıyla onun mantıkları tarafından aşırı belirlenmiştir. Bu nedenle, bu alan siyasi mücadelelere ve karşıt sınıf ilişkilerine maruz kalmaktadır. Bu alanda ortaya çıkan egemen dünya görüşünü etkileme gücü, bunu talep eden sosyal gruplar arasında, aralarında kurdukları güç dengesine göre eşitsiz bir şekilde dağıtılmıştır.

Bununla birlikte, iletişim politik ekonomisi açısından bilgi ve kültür endüstrileri, sadece ideolojik etki araçları değil, emperyalizmin ekonomik çekirdeğinin bir parçasıdır. Schiller, medyanın sadece ABD emperyalizmine “hizmet ettiğini” veya onun ideolojisini yaydığını söylemez. Ona göre medya, emperyalizmin ekonomik itici güçlerinden biridir ve küresel ticari genişlemesi bir tür emperyal genişlemedir.

Bu nedenle, Soğuk Savaş döneminde evrensel bir iletişim özgürlüğü ideali olarak sunulan “bilginin serbest akışı” doktrini, gerçekte bu genişlemenin ideolojik aracıdır ve işlevsel olarak 19. yüzyıl İngiliz serbest ticaretçiliğine benzemektedir (Schiller, 1978). Bu, iletişimsel bir bakış açısıyla ekonomik ve ideolojik unsurları birbirinden ayırmayan, aksine bunları aynı yapısal mantık içinde birbirine bağlayan bir egemenlik teorisidir.

Bu bağlantı günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Bu bağlantı, ABD’li dijital platformların küresel bilgi alanı üzerindeki egemenliğinin neden sadece bir piyasa olgusuyla sınırlı kalmadığını, aksine onu destekleyen siyasi hegemonyadan ve devlet desteğinden ayrı düşünülemeyeceğini anlamamızı sağlar. Mirrlees (2015), Schiller’in belirlediği yapıların (ABD’nin küresel medya pazarları üzerindeki hakimiyeti, iletişim endüstrileri ile Savunma Bakanlığı arasındaki organik ittifak, ABD şirketlerine elverişli standartları dayatmak için uluslararası ticaret politikasının kullanılması) devam etmekte ve medya ekosistemindeki önemli dönüşümlere rağmen 2008 sonrası dönemde daha da sağlamlaşmıştır.

Ancak Schiller, kamusal alanı, ABD kültür endüstrilerinin “Amerikan yaşam tarzı” ve değerlerini taşıyan içerikler yayarak işgal etmeye, etkilemeye ve ideolojik olarak şekillendirmeye çalıştıkları önceden var olan bir alan olarak tasavvur ediyordu. Bu, kamusal alanda egemenlik teorisidir, kamusal alanın kendisinin egemenliği teorisi değildir. Oysa dijital emperyalizmin mevcut aşamasını karakterize eden şey, tam da büyük platformların artık medya gibi önceden var olan bir kamusal alan aracılığıyla içerik yaymakla yetinmemesi, demokratik müzakere koşullarını derinden yeniden yapılandıran bir kapitalist birikim mantığına göre bu alanın altyapısını bizzat oluşturmalarıdır. İçeriklerin kontrolünden, bunların dolaşımının altyapısının kontrolüne doğru yaşanan bu kayma, hem derin hem de niteliksel bir değişimdir. Dolayısıyla bu durum, ayrı bir kavramın ortaya çıkmasını gerektirmektedir.

Kamusal alanın platformlaşması kavramı (Smyrnaios, Baisnée, 2023), dijital alandaki oligopolistik aktörlere özgü altyapıların, ekonomik mekanizmaların ve yönetim mantıklarının, görüşlerin oluştuğu, kolektif temsillerin inşa edildiği ve siyasi gündemlerin belirlendiği sosyal arabuluculuk alanına nüfuz edip bu alanı yeniden yapılandırdığı süreci ifade eder. Bu, gündem belirleme teorisinin klasik anlamında medyanın siyaset üzerindeki etkisi değil, siyasetin şekillendiği ve dolaştığı mimarinin kendisinin kontrolüdür.

Ekonomik açıdan, dijital alandaki oligopolistik aktörler, kullanıcıların davranışlarının izlenmesine dayalı hedefli reklamcılığı, haber içeriklerinin üretimi ve dolaşımının baskın çerçevesi olarak dayatarak medya sistemini bir bütün olarak yeniden yapılandırdılar. Bu yeniden yapılanma tarafsız değildir: Medyanın, içeriklerinin dağıtımındaki başlıca arayüzleri kontrol eden ve reklam gelirlerinin büyük bir kısmını elde eden platformlara karşı mali bir bağımlılık yaratmaktadır.

Böylece medya, platformlara karşı asimetrik bir ilişki içinde kalmaktadır: Medya, platformların izleyici kitlesini besleyen içerikleri üretirken, platformlar ise bunlardan elde edilen reklam değerini, üreticilere sadece marjinal bir pay bırakarak kendilerine aktarmaktadır. Bu ilişki, Kuzey-Güney ilişkilerinden bağımsız olarak, gelişmiş ekonomilerin tam da içinde uygulanan bir tür dijital emperyalizmin temelini oluşturmaktadır.

Siyasi açıdan bakıldığında, Google, Instagram, TikTok veya ChatGPT mutlaka belirli bir yönde bir mesaj yaymıyorlar. Bununla birlikte, bir “dikkat mimarisi” oluştururlar. Ekonomik modelleri, kullanıcıların platformda geçirdikleri sürenin en üst düzeye çıkarılmasına dayanır; bu da, öneri algoritmalarını, doğrulukları veya demokratik müzakereye uygunlukları ne olursa olsun, en yoğun tepkileri – öfke, korku, kutuplaşma – uyandıran içeriklere yönlendirir.

Ayrıca, Silikon Vadisi devleri, kendi mantıklarını benimseyen veya büyük siyasi etkiye sahip bazı güçlü medya gruplarıyla ayrıcalıklı ilişkiler kurarken, azınlıkçı ya da anti-hegemonik bir editoryal duruş sergileyen diğer grupları göz ardı ediyorlar. Bu durum, medya alanında içsel bir asimetri yaratıyor ve çoğulculuğa zarar veriyor.

İLGİLİ YAZI :  Sosyalistler Yeniden Dağıtımdan Daha Fazlasını Hedeflemeli

Dolayısıyla, sorun belirli bir içeriğin ya da siyasi çizginin hakimiyeti değil; hiçbir propagandacının süreci doğrudan yönlendirmesine gerek kalmadan sistemik ideolojik etkiler üreten bir kültürel biçimin, bir dolaşım mantığının hakimiyetidir. Fuchs’un (2026) gösterdiği gibi, davranışsal izleme, bilişsel önyargıların sömürülmesi, yankı odalarının oluşumu ve ırkçı içeriklerin viral yayılımı, sistemin işlev bozuklukları değil, katılımı optimize etme mantığıyla bağlantılı yapısal özellikleridir.

Bu kültürel biçim, dijital oligarşinin gerici dönüşüyle uyumludur. Demokratik düzenleme, kişisel verilerin korunması, işçi hakları ve antitröst kuralları, değerlerinin veriye, davranışlara ve iletişim altyapılarına sınırsız ve denetimsiz erişime dayandığı şirketlerin sınırsız genişlemesi önünde nesnel engeller teşkil etmektedir.

Bu, yapısal bir çelişkinin siyasi tezahürüdür: Dijital emperyalizmin birikim ve egemenlik modeli, savunuyormuş gibi göründüğü liberal demokratik kurumlarla bağdaşmaz. Palantir’in kurucu ortağı Peter Thiel’in deyişiyle, özgürlük ve demokrasi artık birbiriyle bağdaşmamaktadır. Bu gözlemler, kamusal alanın platformlaşması kavramının analiz etmemizi sağladığı şeye işaret etmektedir: demokratik müzakere koşullarında yaşanan sistemik bir dönüşüm; bu dönüşüm, yalnızca sansür veya doğrudan propaganda mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda ve özellikle de siyasi yaşamın gerçekleştiği altyapıların yeniden yapılandırılmasıyla da gerçekleştirilmektedir.

Böylece, kamusal alanın platformlaşması kavramı, Schiller ve klasik iletişim politik ekonomisiyle entelektüel bir bağ içinde yer alır, ancak en az iki noktada bunların ötesine geçer. İlk aşma, yukarıda bahsedilen askeri-endüstriyel entegrasyonla ilgilidir. Schiller, iletişim endüstrileri ile Amerikan askeri aygıtı arasındaki ittifakı tespit etmişti, ancak bunları hâlâ birbirini destekleyen iki ayrı alan olarak görüyordu.

Günümüzün yapısı niteliksel olarak farklıdır. Askeri-Sanayi Sistemleri artık, sivil üretim ile askeri üretim, ticari gözetim ile devlet gözetimi, savaş propagandası ile marka iletişimi arasındaki sınırların yapısal olarak belirsiz olduğu entegre kurumlardır. Dijital platformlar artık askeri emperyalizme “hizmet” etmiyor; onun organik bileşenleridir; veri işleme altyapıları, davranış modelleme algoritmaları ve bilgi dağıtım ağları, ticari, siyasi ve askeri amaçlar için ayrım gözetmeksizin seferber edilmektedir. İşte bu bakımdan dijital emperyalizm, Schillerci kültürel emperyalizmin sadece teknolojik bir güncellemesi değil, niteliksel bir radikalleşmesini temsil etmektedir.

İkinci aşma ise dijital kamusal alanın katılımcı ve rekabetçi boyutundan kaynaklanan çelişkiyle ilgilidir. Schiller, kitle iletişimini esasen yukarıdan aşağıya doğru bir akış olarak tasavvur ediyordu; Amerikan kültürel üretim merkezlerinden, az ya da çok pasif olan çevresel kitlelere doğru. Bu temsil, kendi döneminde bile yetersizdi ve içerik üretiminin kitlesel olarak dağıtıldığı, sosyal hareketlerin medya tarihinde eşi benzeri görülmemiş zaman dilimlerinde oluşup yayılabildiği sosyal medya çağında ise tamamen yetersiz kalmaktadır.

Sarı Yelekliler, #MeToo, Black Lives Matter ve iklim eylemleri, platformların altyapılarını kullanarak alternatif kamusal alanlar oluşturmuş ve geleneksel medyanın görmezden geleceği ya da marjinalleştireceği konuları kamu gündemine taşımıştır. Platformlaşmış kamusal alan, bu bağlamda, yalnızca bir manipülasyon aracı değil, Gramsci’nin tanımladığı anlamda hem egemenlik alanı hem de hegemonya mücadelesi alanı olarak ortaya çıkmaktadır; bu alan, çelişkiler ve direnişlerle doludur.

Bu anlayış, özellikle Kültür Çalışmaları alanından gelen sosyolojik katkıları dikkate almaktadır; bu çalışmalar, medyanın tam ve tek yönlü bir egemenlik alanı olmadığını, birikim mantığını aşan alternatif kullanımlarla dolu olduğunu ortaya koymuştur. Platformların belirlediği şey, siyasi mücadelelerin içeriği değil, bunların görünürlüğü, dolaşımı ve kurumsallaşmasının koşullarıdır. Hangi içeriklerin yaygınlaştırılacağına veya kaldırılacağına, hangi hareketlerin paraya dönüştürülebileceğine ve hangilerinin dönüştürülemeyeceğine, tartışmaların ne sıklıkla yenileriyle değiştirileceğine ve siyasi toplulukların hangi mantığa göre bölüneceğine platformlar karar verir. Siyasetin ortaya çıkma koşullarının bu şekilde karmaşıklaşması, sansür veya doğrudan propagandadan daha incelikli ve derindir; ayrıca belirli koşullar altında sosyal hareketler için bir kaynak da oluşturabilir.

Sonuç: Dijital emperyalizm ve ABD düzeninin sonu; bir hipotez
İzlenen teorik yol, genel bir önermeye götürmektedir. Tekno-feodalizm, rantçılık ve tekelleşme konusundaki kısmi teşhislerinin geçerliliğine rağmen, önemli siyasi sınırlarla karşı karşıya kalmaktadır. Benim önerdiğim dijital emperyalizm kavramı, rakip yaklaşımların ayrı ayrı ele aldığı beş boyutu birbiriyle ilişkilendirerek bu sınırlamalara yanıt vermektedir:

  • İlk olarak, 2008 sonrası aşamadaki sermayenin tekelci mantığı, Büyük Teknoloji şirketlerinin hakimiyetinin ekonomik temelini oluşturmaktadır;
  • İkincisi, askeri-dijital kompleks, farklı alanlar arasında geçici bir ittifak değil, kökeni Silikon Vadisi’nin doğuşuna kadar uzanan dijital oligopol, devlet aygıtı ve askeri-sanayi kompleksi arasındaki organik bir bütünleşmedir;
  • Üçüncüsü, imparatorluklar arası rekabetler bu sistemin dinamiklerini oluşturmaktadır: dijital ekonominin stratejik kaynakları için rekabet eden kapitalist bloklar arasında artan çelişkilerle dolu, oluşum aşamasında olan çok kutuplu bir dünya;
  • Dördüncüsü, oligarşik yeniden yapılanma bunun siyasi biçimini oluşturur; bu yapının otoriter dönüşü, birikim modeli ile liberal demokratik kurumlar arasındaki çatışmadan yapısal olarak kaynaklanır.
  • Beşinci olarak, kamusal alanın platformlaşması; bu, dijital platform altyapılarının artık önceden var olan bir kamusal alan üzerinden içerik yaymakla yetinmeyip, bu alanın mimarisini ve siyasetin görünürlük, dolaşım ve meşrulaştırma koşullarını bizzat oluşturdukları süreci ifade eder.

Bu teorik çerçevenin sonunda, sonucunu öngörme iddiasında bulunmaksızın, en son olayların ciddiye alınmasını gerektiren kesin bir hipotez formüle etmenin mümkün olduğu düşünülmektedir. İran’a karşı savaş ve bunun sonucunda ortaya çıkan enerji ve jeopolitik kriz, dijital emperyalizm çerçevesinin tam da kavramamızı sağladığı çelişkileri ortaya çıkaran ve hızlandıran bir olaydır.

1970’lerdeki şoklarla karşılaştırılabilir bir küresel enerji kesintisine yol açan büyük bir çatışmayı tetikleyerek, ABD hem fosil emperyalizminin klasik araçlarını (petrol yollarının güvenliğinin sağlanması, Körfez’de düzenin korunması) hem de dijital emperyalizmin araçlarını (bilgi savaşı, siber operasyonlar, yapay zekanın askeri kullanımı) eşzamanlı olarak devreye sokmaktadır. Bu operasyonda her iki sistem bir araya geliyor.

Ancak bunun sonucunda ortaya çıkan kriz, ABD hegemonyasının kendi içinde derin bir çelişkiyi ortaya koyuyor: Petrodolar mimarisini zayıflatarak, dış politikalarını Netanyahu yönetimindeki İsrail’in hedeflerine daha da sıkı bir şekilde bağlayarak ve Avrupa ülkeleri gibi başlıca müttefiklerinden uzaklaşarak, ABD kendi hegemonyası üzerinde, rakiplerinin tek başlarına yaratamayacağı yapısal bir risk oluşturmaktadır. Bu gözlem, Çin, Rusya ve Pakistan gibi orta güçlerin teknolojik, siyasi ve askeri desteğinden yararlanan İran’ın direniş gücüyle daha da güçlenmektedir.

Öyleyse ortaya koyduğumuz hipotez şudur: İran’daki savaş ve petrol krizi, ABD’nin kendi içindeki potansiyel bir rejim kriziyle birleştiğinde (ki bu kriz, NATO’ya destek gibi politikaları establishment’ın öncelikleriyle çelişen Trumpçuluğun sapmalarından kaynaklanmaktadır) komünist bloğun çöküşünden bu yana şekillenen ABD düzeninin son aşamasına girildiğinin işareti olabilir. Kapitalizmin yapısal mantığı olarak emperyalizmin sonu değil, rakipsiz tek bir imparatorluğun hegemonyasının sonu. Eğer bu hipotez doğrulanırsa, ortaya çıkacak dünya post-emperyalist değil, çoklu emperyalist bir dünya olacaktır; bu dünyada artan rekabetler hüküm sürecek ve dijital kamusal alan hem ana mesele hem de başlıca savaş alanı olacaktır.

Kamusal alanın platformlaşmasının analizi, işte bu çerçevede tüm stratejik boyutunu kazanır. Bu analiz, platformları düzenleyen kâr amaçlı mülkiyet mantığına karşı çıkmayı, altyapısı kapitalist birikime tabi olmayan müzakere alanlarını yeniden inşa etmeyi ve iletişimi bir pazar olarak değil, ortak bir kaynak olarak düşünmeyi gerektirir. Dijital emperyalizme yönelik eleştiri, ancak bu koşulda, iyi bilgilendirilmiş bir karamsarlıktan başka bir şeye yol açabilir.


 

Referanslar

Bradford, A. (2023).  Dijital İmparatorluklar: Teknolojiyi Düzenlemek İçin Küresel Savaş. Oxford University Press.

Broca, S. (2017). Dijital Emek: Sonsuz Genişleme mi Yoksa İşin Sonu mu? Tracés. Revue de Sciences humaines, 32, 133–144. https://doi.org/10.4000/traces.6882

Broca, S. (2026, Nisan). Yapay Zeka ve Devletin Evliliği. Le Monde diplomatique.

Bürbaumer, B. (2024). Çin/Amerika Birleşik Devletleri: Küreselleşmeye Karşı Kapitalizm. La Découverte.

Casilli, A. (2019). Robotları Beklemek: Tıklama İşine Bir Araştırma. Seuil.

Coelho, O. (2023). Dijitalin Jeopolitiği: Dev Sıçramalarla Emperyalizm. Les éditions de l’Atelier.

Couldry, N., & Mejias, U.A. (2022). Veri sömürgeciliği: Büyük veri ve çağdaş özne arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmek. İletişim Soruları , 42(2), 205–221. https://doi.org/10.4000/questionsdecommunication.29845

Cui, K.Z., Demirer, M., Jaffe, S., Musolff, L., Peng, S., & Salz, T. (2026).  Üretken yapay zekanın yüksek vasıflı iş üzerindeki etkileri: Yazılım geliştiricilerle yapılan üç saha deneyinden elde edilen kanıtlar .  Yönetim Bilimi . 

Durand, C. (2020).  Tekno-feodalizm . La Découverte.

Durand, C. (2022, Temmuz–Ağustos). Sermayenin sınırlarını keşfetmek. Yeni Sol İnceleme, 136.

Durand, C. (2025, Ekim). Dijital teknoloji bizi nereye götürüyor? Evgeny Morozov’a bir yanıt.  Gerilemeler.

Fuchs, C. (2026). Dijital faşizm ve dijital kapitalizm. Felsefe ve Sosyal Eleştiri.

Habermas, J. (1978).  Kamusal Alan: Burjuva Toplumunun Kurucu Boyutu Olarak Kamusallığın Arkeolojisi . Payot.

Harribey, J.-M. (2025). Üretken kapitalizm ve/veya rantçı kapitalizm?  https://blogs.alternatives-economiques.fr/harribey/2025/12/02/capitalisme-productif-etou-capitalisme-rentier

Jacobsen, B.N. (2025). İnceleme makalesi: Veri, algoritmalar ve asimetrik çıkarım politikası. Sosyolojik İnceleme, 73 (6), 1349–1367.

Jin, D.Y. (2015). Dijital platformlar, emperyalizm ve siyasi kültür. Routledge.

Karp, A.C., & Zamiska, N.W. (2025). Teknolojik cumhuriyet: Sert güç, yumuşak inanç ve Batı’nın geleceği. Crown Currency.

Kwet, M. (2021). Dijital sömürgecilik: ABD imparatorluğunun evrimi. Transnational Institute. https://longreads.tni.org/en/digital-colonialism-the-evolution-of-us-empire.html

Lebayle, S., & Pinsard, N. (2021). Dijital ekonomi: Kapitalist üretim biçiminin bir gerilemesi mi? Revue de la régulation, 30.

Lehdonvirta, V. (2022).  Bulut imparatorlukları: Dijital platformlar devleti nasıl ele geçiriyor ve kontrolü nasıl geri kazanabiliriz . MIT Press.

Louçã, F., & Machado, D. (2026, Şubat). Yeni ve eski oligarşiler: Sermaye birikim rejiminin dönüşümleri.  Contretemps.

Mirrlees, T. (2015). ABD imparatorluğu ve günümüz iletişimi: Herbert I. Schiller’i yeniden ele almak. TripleC: Communication, Capitalism & Critique, 13(2), 351–378.

Mirrlees, T. (2017). Savunma Bakanlığı’nın kültür politikası: Kültür endüstrilerinin militarizasyonu.  Media, Culture & Policy , 6(1).

Mirrlees, T. (2024). Medya emperyalizmi çerçevesinin on varsayımı: Çin’in Küresel Güney’deki medya gücü ve etkisi üzerine eleştirel araştırmalar için.  Küresel Medya ve Çin , 9(4), 433–450. https://doi.org/10.1177/20594364231195934

Morozov, E. (2023). Tekno-feodal aklın eleştirisi.  Varyasyonlar, 26.

Morozov, E. (2025, Ağustos). Dijital teknoloji bizi Orta Çağ’a mı geri götürüyor? Le Monde diplomatique.

Negt, O. (2007). Muhalif Kamusal Alan (A. Neumann, Çev.). Payot & Rivages.

Schiller, H. I. (1969). Kitle İletişimi ve Amerikan İmparatorluğu. Beacon Press.

Schiller, H. I. (1976). İletişim ve Kültürel Hakimiyet. M. E. Sharpe.

Schiller, H. I. (1978). Medya ve Emperyalizm.  French Journal of American Studies , 6(1), 1–12.

Serfati, C. (2026, Ocak). Askeri-endüstriyel sistemler, çağdaş kapitalizmin totaliter özü.  Contretemps.

Smyrnaios, N. (2017). İnternete karşı GAFAM: Dijitalin siyasi ekonomisi. INA Éditions.

Smyrnaios, N. (2022). Silikon Vadisi’nden yeni burjuvazi. La Pensée , 409(1), 31–42. https://doi.org/10.3917/lp.409.0031

Smyrnaios, N., & Baisnée, O. (2023). Kamusal alanın platformlaşmasını eleştirel bir şekilde anlamak.  European Journal of Communication , 38(5), 435–445.

Smyrnaios, N. (2025a).  Sermayenin etkisi altındaki kamusal alan: Burjuva basınından Silikon Vadisi devlerine . Le Bord de l’Eau.

Smyrnaios, N. (2025b). Silikon Vadisi’nin gerici dönüşünü anlamak.  La Pensée , 423(3), 7–18. https://doi.org/10.3917/lp.423.0007

Varoufakis, Y. (2023). Teknofeodalizm: Kapitalizmi Öldüren Şey. Bodley Head.

Vrousalis, N. (2025). Kapitalizm ve Büyük Teknoloji: Tekno-Feodal Hipotezin Eleştirisine Doğru. Contretemps.

Winseck, D. (2017). Küresel İnternet Altyapısının Jeopolitik Ekonomisi.  Bilgi Politikası Dergisi , 7, 228–267.  https://doi.org/10.5325/jinfopoli.7.2017.0228

Yasaei, K. (2025). Platform Emperyalizmi: Çevreden Bir Bakış (Doktora tezi, Paris 8 Vincennes–Saint-Denis Üniversitesi).

KAYNAK: Nikos Smyrnaios / Contre Temps

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Paylaş:

Abone Ol

spot_imgspot_img

Popüler

İlginizi Çekebilir
İlginizi Çekebilir

Görünmez imparatorluk: Özel sermaye kapitalizmi nasıl içeriden çürütüyor?

2008 finansal krizinin toz dumanı dağıldığından beri, küresel ekonominin...

Silikon Vadisi’nde ‘Evrensel Temel Gelir’ sesleri yükseliyor

Yapay zeka işleri ortadan kaldırma tehdidinde bulunurken, herkese koşulsuz...

Trilyoner Elon Musk, kapitalizmin acımasız bir belirtisi

Dünyanın ilk trilyoneri Elon Musk, kapitalizmin mümkün kıldığı grotesk...

Günümüz Dünyasında Marksist Bir Kriz Teorisi

Bu söyleşi, Çin Sosyal Bilimler Akademisi tarafından 2025 yılında...